Gönüllü Kölelik

Uğruna sayısız fedakarlıkların verildiği “özgürlük” kavramı, en elzem konulardan ve olmazsa olmazlarından olmuştur insanoğlunun. Peki modern insan elde edebilmiş midir özgürlüğünü onca yılların ardından? Bu noktada öncelikli olarak adına “refah toplumu” denilen ve insanın maddi tatminine yönelik olan yaşam biçiminin, ona ne kadar “refah” ve “özgürlük” sağladığının tartışılması gerekiyor sanırım. Refah kavramının anlamına baktığımızda varlık, bolluk, huzur, ferahlık ve yaşam kalitesi gibi ifadelerle karşılaşıyoruz. Bu sistemin varlık ve bolluk sağladığı aşikar olmakla beraber, anlamındaki diğer şeyleri getirdiği tartışılır. Özgürlük kavramına baktığımızda ise “herhangi bir kısıtlamaya, zorlamaya bağlı olmaksızın düşünme veya davranma” tanımı karşımıza çıkıyor. Peki bu sistemin içinde ne kadar özgürüz? Ne kadar özgürlük tanınmış bu “refah toplumu”  nun içindeki modern insana? Ya da sandığımız kadar özgür müyüz? Genel olarak baktığımızda bunların hepsine sahipmişiz gibi gözüküyor. Ancak biraz daha derinden bakınca durumun pek de öyle olmadığı kanısına varıyorum. Modern insanın özgürlüğünün önündeki belki de en büyük engel, günümüzdeki en yaygın hastalıklardan biri;  “sahip olma hastalığı”. Modernizmin ürünü olan bir yaşam biçiminin sonucunda ortaya çıkan bu hastalık, bizleri öyle bir kıskacına almış ki, hepimiz tüketimin esiri olmuşuz. İhtiyacımız olsun ya da olmasın her şeye sahip olmak istiyoruz. Üstelik sadece maddi şeylerle de kısıtlı değil bu sahip olma isteği. İnsanların sevgisi, taktiri, güveni… Ne yazık ki tüm bu manevi unsurları da kazanılan değil, sahip olunan şeyler olarak görüyoruz. Modernizmin gösterişli oyuncakları yani para, şöhret, mevki, itibar, saygınlık esir almış  biz modernizmin çocuklarını. Biz sorgulamaya gerek duymayacak kadar özgür olduğumuzu sanarken, sahiplenmeye çalıştığımız şeylerin kölesi olarak bulmuşuz kendimizi: Kimi zaman bir insanın, kimi zaman paranın, kimi zaman ise şöhretin… Ayrıca bununla da kalmayıp bir de egolarımızın kölesi olup çıkmışız. Gösteriş ve birbirini geçme isteğinden, yaşamanın ne olduğunu unutmuşuz. Dünya adeta kocaman bir olimpiyat haline gelmiş ve her çocuk kendisini katılmak zorunda olduğu, sonu gelmeyen bir yarışmanın içinde bulmuş. Öyle sığ yaşamlara sahip bireyler yetiştirmiş ki bu düzen, her şey gördüklerimizden ibaret oluvermiş. Hayatımıza aldığımız insanları da bu sığ bakış açısına göre seçmişiz. Kocaman egolarımız sayesinde insanları bile metalaştırıp onlara değerli, değersiz, işe yaramaz diye paha biçmişiz. Çok geç olmadan farketmek gerek, hayatlarımızın ne gereksiz egomuza ne de sahip olmaya çalıştığımız şeylere vakit harcamaya değecek kadar uzun olmadığını. Yalnızca bir kez verilen bu hayatta daha az  şeye sahip olmak, daha az tüketmek, egolarımızı rafa kaldırmak, daha çok gülmek, daha çok dost edinmek, daha çok gezmek, daha çok sevmek, daha çok aşık olmak, daha çok yaşamak gerek…

 

“Bir şeyler kazanmak uğruna, kendinden kaybedenlerden olma.”      Eddi Anter

 

                                                         Mustafa AKDEMİR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir