KAPİTALİZMİN ÇARKINA ÇAKIL TAŞI : “SOMA”

İnsan, nefsindeki tuzaklarla yaratıldı. Bir de şeytan eklendi işin içine. Büyüklenmenin, kibrin, egoizmin timsali olarak. Yaratıldığından bugüne “doymak bilmeyen nefis” insanı hep daha fazlasına sahip olmak peşinde koşturdu. İnsanın karnını doyurmak hep kolaydı; fakat nefsini doyurmak hep imkansızdı. İnsanlığın kahır ekserisi ise hep o imkansızın peşine düştü, ömrünü bu yolda tüketti. Şarkılar yazdı yine insan, Sultan Süleyman’a bile kalmıyordu dünya. Biliyordu, toprağa dönerken yanında kapital namına bir zerre götüremeyeceğini. Ama istiyordu işte, istiyordu! Daha fazlasını kazanmayı ve hep daha fazlasına sahip olmayı! İnsanın bu hastalıklı arzusu kurumlaştı ve kapitalizm genel adı altında insan ırkının bizzat kendisini de tüketen, kapital karşısında insanı değersizleştiren hatta yok sayan ve günden güne daha çok büyüyüp azgınlaşan bir canavar yarattı. Kapitali elinde bulunduranlar hep güçlü, ayrıcalıklı ve birinci dereceden insan sayıldılar. Diğerleri ise, boşversenize! Bahsetmeye bile değmez. Onlar sadece istatistikler içinde sayısal bir değerdi. Onların yaşamları belirledi, asgari yaşam şartlarını. Onların yaşamları değersizse de, gerekliydi. O değersiz kalabalığın kol gücü olmadan dönmüyordu çarklar. Allah’ın mutlak iktidarını, malın ve servetin geçiciliğini ve bu dünyanın nefsin arzuları ile sınandığımız bir alan olduğunu sık sık elçileri ile hatırlatması bile, insanı daha çoğu istemekten alıkoymadı. Hz. Musa, Mısır halkını köleleştiren, servetin ve egemenliğin tamamını elinde bulunduran zalim Firavunla savaşmak için gönderilmiş ve Mısır halkını bu esaretten kurtarmıştı. Firavun, Kızıl Deniz’in azgın sularında boğulurken Mısır halkı imtihanın büyüğü ile baş başaydı. “Doymak bilmeyen nefis” duruyordu karşılarında! Önlerinde! Arkalarında! Kalplerinde! Zihinlerinde! Gökten kendileri için sofralar indiren yaratıcıya “Bunlar yetmez!” diyorlardı. “Daha fazlasını, daha değişiğini, daha değerlisini gönder!”. Firavunu Allah’ın yardımı ile yenmişler fakat nefislerine yenilmişlerdi. “Tarih tekerrürden ibarettir” sözü kendini hep haklı çıkarmıştır. Ne firavun öldü aslında, ne de doymak bilmeyen nefisler. Şekil değiştirdi, isim değiştirdi, mekan değiştirdi, söylem değiştirdi ama hep var oldular. Çünkü dünyada var olma amacımızın yani imtihanın en esaslı parçasıydı bu unsurlar. Bugün piramit inşaatlarında çalışan mısırlı köleler yok, dev plazalara tuğla taşıyan sarı kasklı mavi tulumlu işçiler var. Firavun da sandığımız kadar zalim değildi. Karın tokluğuna çalıştırıyordu kölelerini. Bugün ki patronlar gibi. Kölelerin Firavun’dan farklı fikirleri, yaşantıları olamazdı. Bugün de ekmek paranızı kaybetmeyi göze almadıkça, ekmek veren elinizin güttüğü siyasete laf edemez, kafa tutamazsınız. İnsanların pek çoğu o zamanda Allah’a inanırdı, bugün de inanıyor. Anlatılanlara göre Firavun bile inanırdı Allah’ın varlığına. Fakat egemenliği ve serveti tek başına sahiplenmeyi öyle kuvvetli arzuluyordu ki, gözlerinin önünde gerçekleşen mucizelere rağmen “Daha fazlasını kazanmak, daha güçlü olmak” arzusuna yenildi, ölüm anına dek… Yerin yarım kilometre altına her gün girmenin ve yıllarca bu işin sebep olduğu bedensel ve psikolojik arazlarına maruz kalmanın bedeli ne kadar eder sizce? Mesela siz, ayın 26 günü 8-10 saat fıtrata aykırı bir biçimde yer altında çalışma karşılığında ne kadar para isterdiniz? Ağlamamız, üzülmemiz, insanlıktan dem vurmamız için bu insanların sizin “fiyat biçemediğiniz” şartlarda çalışması yetmez miydi? Ölmeleri neyi değiştirdi? Onlar modern köleler değil miydi? Sahi, okuyucular içerisinde işveren olanlarınız; çalışanlarınızın piramit inşaatında karın tokluğuna çalışanlardan farkı nedir? Siz bir maden ocağına sahip olsaydınız yani firavunlar sınıfında yer alsaydınız, ne bedel biçerdiniz yapılan bu işe? Şimdi bedel belirlemek daha kolay oldu değil mi? Çünkü bedelini istediğiniz kendi hayatınız değil, bir başkasının hayat? Yönetimleri, siyasileri eleştirmek sadece bizi rahatlatır. Önemli olan gerekli değişikliklerin yapılmasını sağlayacak adımlar atmak. Ama önce aynaya bakmak, mesela kendi firavununuzla yüzleşmek. Daha fazla tüketerek değirmenine su taşıdığınızın kapitalizmin bazen kendisi bazen bir unsuru olmaktan mümkün olduğunca kaçınmak! 30 gün çalışarak sadece 100 dolar kazanan, Hindistanlı, Çinli, Endonezyalı köleleri hatırlamak! Tüketmek ve daha ucuza üretmeye çalışmak döngüsünü bir yerinden kendi çabanızla kırmaya çalışmak! Kendi “Doymak bilmeyen” ve kabahati hep başkasında gören nefsinizi terbiye ile adam etmek! Mal ve mal sevgisinin bu dünya imtihanlarından biri olduğunu unutmamak! Olan 300 Somalı madencinin anne babasına, arkasında kalan eşine, yetimine oldu. Kapitalizm çarkı, bir anda dengesini bozacak bir çakıl taşını aldı dişlileri içine. Somalı madencilerin acısıydı bu çakıl taşı. Fakat çarklar öylesine kuvvetliydi ki çakıl taşını da un ufak etti ve onu da sermayeleri arasına soktu. Soma’nın acısı medya ve siyaset aracılığı ile yine satın alındı ve ustaca satıldı. Mısırlı köleler gibi, bizlerde hayatlarımıza dönüp nefislerimize yenilmeye devam edeceğiz. Ama önce bir firavun bulmalıyız, Kızıl Deniz’in sularında boğup içimizi soğutmalıyız. Sonra ne mi olacak? Tabi ki hiçbir şey! Meraklanmayın! Her şey olduğu gibi devam edecek. Çünkü tarih, tekerrürden ibarettir!

Dilek Temirhan

“Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe asla erişemezsiniz. Her ne harcarsanız Allah onu bilir.” Ali İmran 92        

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir