Bağdat’ tan Toroslara

4

bagdat_caddesinden_daga_kactilar_1

Tüketim toplumuyuz, ‘çoğumuz bilinçsiz tüketim yapıyoruz’ diye sürekli uyarılar veriyorum. Önce kendim buna ayak uydurmaya çalışıyorum hele ki bu tüketim toplumunda bilinçli yaşamaya çalışan bir babanın kızıyken ve gönüllü sadelik ailesinin bir üyesiyken. Tabi  bunu ben felaketmiş gibi korkutarak değil, güzellikle “tüketim bilinçsiz yapılmaya devam edilirse” dünyanın sonunu nasıl hazırladığımızı, gelecekte çocuklarımıza ve torunlarımıza yaşanacak sağlıklı bir dünya bırakamayacağımızı anlatmak istiyorum. O kadar bilinçsizin arasında bilinçli yok mudur ? Elbette var.

  11 yıl önce şehrin yaşam ve karmaşasından sıkılıp Toros Dağ’ı eteklerine yerleşen Bağdat ’ın zengin çocukları gibi. Tuğba Marmara Üniversitesi İktisat bölümü mezunu, Birhan ise Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği; şimdi biri 40 diğeri 41 yaşında. Bu çiftimizde bir zamanlar tüketim çılgınlığına ayak uydurmuş, bol harcamalı bir dünyada tek başlarına meydanlarda bu düzene bir dur demek için çabalamışlar ta ki büyük bir cesaret ile her şeyi bırakıp gitme kararı alana kadar. Belki onlarda yalnızca bir şeyleri söylemenin yetersiz olduğunu fark ettiler  ve yaşayarak göstermek istediler. Akıllarda iz bırakmak için, doğal yaşama dönüşün zor olmadığını göstermek için , vicdanlarını rahatlatmak için, belki de insanlığın kendi  hazin sonunu hazırlamaya daha fazla seyirci kalamayacağı için; şahşahalı yaşamı, gösterişi, para harcamayı, gereksiz tüketimi bırakıp doğal yaşam ortamına dönmeyi seçtiler. Dönmek diyorum; çünkü bu beton yığınlarını, anlamsız boğucu filtresiz bacaları, zararlı atıkları, tüm kimyasalları insanoğlu bulmadan önce sahip olduğu şey yeşil, doğal yaşam yeriydi. Asırlar geçti, ne devirler doğdu battı, Güneş Ay’ı kovaladı, aynı su iki kere aynı yerden akmadı; insanoğlu değişmedi hep yeşile özlem, hep bir doğal ortam isteğinde bulundu fakat icraat konusunda pek bir sıkıntılı olduğumuz kesindi. Tuğba ve Birhan bunları göze alarak icraate işi dökmüşler belki de kimsenin yapamayacağı şeyi yapıp Toroslara gitmişler.

  Tabii ilk akıllara gelen nerde kalıyorlar ? Nasıl yaşıyorlar ? Faturaları nasıl ödüyorlar? Kıyafet nasıl alıyorlar ?  Korkunç bir düşünce değil mi? Elektrik ve su yok , internet bağımlısı olmuşken hele ki bırakın suyu-ısınmayı, wi-fi  olmazsa yaşayamayacak insanlar görüyorum ben.

  Çiftimiz Aile büyüklerine danışarak doğal yaşam düşüncelerini açıklıyorlar ve ailelerinin de desteğini alan çiftimiz Antalya’da  kendilerine ev yapabilecekleri bir toprak satın almışlar tabii bu toprağı da (arsayı) ailelerinin desteğiyle almışlar. Sonra kendilerine tek odalı bir ev inşa etmişler. Tabii ilk aylarda  zorlanmışlar bir çok kez sel, deprem türlü doğal afetlerle karşılaşsalar da yılmamışlar, yaptığımız işte başarıyı elde etmek istiyorsak istikrarı sağlamak çok önemli. Doğa ile başa çıkmak zor gibi görünse de onlar için şehir hayatı trafiği, hırsızları, magandası, saldırganı yüzünden daha zor geliyor. Doğa da baş edilmesi gerekenler daha kolay. 50 watt’lık bir enerjiyi Güneş panelinden elde ediyorlar. Sebze ve meyvelerini kendileri yetiştiriyorlar. Doğal olarak fatura vb. ödemeleri yok. Birhan çizdiği tabloları kuzeninin sanat galerisinde sergiliyor ve doğal ortamda yapmış olduğu besteleri cd  haline getiriyor. Sanıyorum bu şekilde kazanılan paraları çocukları için bir kenarda biriktiriyorlar. Kaynak suyundan taşıma ile su ihtiyaçlarını gideriyorlar. Yazarken benim için de çok kolay ama yaşarken gerçekten bunlarla idare edebilir miyiz? “Ürettiğimiz kadar tükettiğimiz, tükettiğimiz kadar yaşayacağımız” bir dünya için gitmeyi seçmişler, başka dünyaları keşfetmeye. Siz kendiniz kadar üretip kendiniz kadar tüketebilme cesaretine sahipmisiniz? Her şeyi bırakıp doğal yaşama dönmek çok zor, iş-güç, okul, hastalansam  ne yapacağım düşüncesi bizi doğal yaşamdan uzaklaştırır. Rahata alışmışız ama esasen bundan 20-25 yıl öncesine kadar çok çok rahat bir yaşam yoktu kentler ve köyler vardı. Şehir de yetişip büyüyenler ne kadar farkındalar bilinmez ama köyde yetişenler kolaylıklar ve hazırcı olmak yerine yokluğu, zorluğu ve sabrı öğrenmişlerdir. Bir sebzenin büyümesi için geçen zamanda sabrı öğrenmişlerdir. Büyük binalarla kapatılan doğa manzaraları o zamanlar her yerden görünüyordu. Şimdi haftasonları bir iki ağaç görelim yeşile doyalım diye yakınımızdaki en doğal yere akın ediyoruz. Belki o yaşama dönmek zor, belki yazdıklarım insanın aklına hayal edemeyeceği bir yorgunluk veriyor. Yalnızca bu dünyayı başkalarına bırakacağımızı unutmadan yaşayalım istiyorum. Zamanın kıymetini bilelim, kalan Yeşil’in kıymetini bilelim ve bir kızılderili atasözü ile bitiriyorum yazımı:

“Son ağaç kesildiğinde, son nehir kuruduğunda, son balık avlandığında işte o zaman ‘paranın’ yenmediğini anlayacaksınız…”

Sade bir yaşam dileğimle..

Şule DOĞTÜRK

[Toplam:12    Ortalama:5/5]

4 yorum

    • Şule Dogtürk

      çok teşekkür ederim alperen bey inşallah seri niteliğinde devamı gelecek takipte kalın.

      Reply

Leave A Reply