BEYAZ KADIN

Beyaz bir kadını seviyorum ben… İki yıl, iki yüz yirmi üç gün, otuz dokuz dakikadır…

Şehrin, ayrıntı, kalabalık ama insan sayılmayan, zenginlerin elleri kolları gibi iş görmeye alışmış insanlarıyla dolu semtlerinde doğdum ben. Tenim siyahtı. Tenimin siyahını katmerledi, sokaklarda geçirdiğim her sene. Biz dilenirdik, rıhtımlarda yasemin satardık, yıldız falı bakardık liseli sevgililere, küfür ederdik, elma çalardık, cüzdan yürütürdük şişman adamların ceplerinden. Sarhoş olmaz ama çokça içerdik… Bu insan karmaşasında, her bir gölgeye gölge olurduk, onların sefa sürdüğü semtlerin dilencisiydik biz… Üstelik severdik dilenmeyi. Çünkü bilirdik ki herkesin yaptığını dilenmekten başkaca bir şey değildi… Ama o kitap yutmuş koca cüsseler bilmezdi bunu.

Mahallemizde çingene kızlarının en güzeli Sibel vardı. Sibel adını, ailesinin onun gibi olmasını istediği şarkıcıdan almıştı. Tam bir çingeneydi o, güneşle rengi açılmış kirli sarı saçları, yanık teniyle, Beyoğlu sokaklarında iki kuruşa attığı göbeklerle tam bir çingeneydi… Sibel bana aşıktı…

Ben hep beyaz adamların muhitlerini seyrederdim nefretle… Üzerlerinde parıldayan her şeyi seyrederdim nefretle. İçinde yaşadığım kahkaha, coşku, acı; ama hayat dolu çöplükten seyrederdim onları, acıyarak… Yaşamazlar sanırdım, sanırım yaşamazlardı da

Sonra en işlek minübüs duraklarından birinde beyaz insanların muavinliğine soyundum. Minübüsler dolar boşalır, ben her şoförden bazen rıza, bazen kavga, bazen de tam çingenece alırdım hasılatımı… Ben çingeneydim, öyle ya…

O minübüs kuyruklarında bizim çocuklarımız dilenirdi, yapışırdı insanların eteklerine. Aç karınlarını doyurmak için, kimisi babasının okeyine para yetiştirmek için… Yüzsüzce, çingenece dilenirdi. Biz bunu hakkımız bilirdik üstelik. Hayattan payımızı alırdık böylece. Çocuklarımızı her iten kakan beyaza, onlara yıllarca duyduğum öfkeyle küfrederdim. Küfür bana yakışırdı, ben çingeneydim…

Soğuğa kesen bir kış günü, bir sürü insan gölgesi içinde kolları kalın kitaplarla dolu bir kız belirdi uzaktan…

O karanlık ve yağmur çiseleyen gölgede kaldı aklım… Her akşam gelir oldu kız. Ve ben her akşam saat 19:30 ‘u gösterdiğinde o karanlık yolun başına bakar, gölgesini arardım. Çingene çocuklar? bir tek ondan para istemezlerdi, onun hediye ettiği anahtarlıklar, kalemler, saç tokalarıyla birbirlerine hava atarlardı… Kirlenmiş saçlarını okşardı çingene kızlarının, soğuk betonda iyice soğumuş ayaklarına bakar, iç geçirirdi.

Sibel, en çok hasılatı o kırardı her gece, güzel göbek atardı. Sibel bana aşıktı…

……..

Beyaz kızla göz göze gelmelerimiz oldu. Beyaza duyduğum o koca öfkeyi eritirdi her bakışı. Onun gözlerinde merhamet görürdüm, üşüyen çocuk ayaklarına koca bir dünya armağan etmek isteyen; ama buna gücü yetmeyen zengin bir yürek görürdüm. Ben o kızı sevdim, kucağında kitaplarıyla…

Onun kitapları vardı, ben küfretmemeliydim, onun kitapları vardı, ben muavinlik yapmamalıydım. O beyazdı ben siyahtım…

Nice geceler zaten yıkık evin duvarlarını yumruklayarak söz geçirmeye çalıştım kendime. Hakkım yoktu o kızı sevmeye… Ev yıkılmaya yüz tuttu. İçime söz geçiremez oldum. Madem dilenmeye hakkım vardı hayattan payımı almak için, kucağı kitap dolu bir kızı sevmeye de hakkım vardı.

Hem gitgide artıyordu göz göze geldiğimiz anlar. Boş kollarıma, cebime sakladığım benden de esmer ellerime bakıyordu. Sıcacık bakıyordu… Ben üşümez olmuştum o kış, o Kadıköy’de, o iskelede…

Heybeliada’da, beyazlardan sevdiğim ikinci insan vardı. Teknesinde yaşayan, bu hayattan elini eteğini çekmiş adam, kalbimi hep ümitle doldurdu gittiğimde. Bana beyaz kadını sevme cesaretini verdi…

Sibel gün geçtikçe soluyordu, Sibel göbek atmıyordu, Sibel gözlerimi arıyordu her kuytuda. Sibel bana aşıktı, ben beyaz kadına…

………..

Çocukluğumdan beri bir şeyler istemiştim insanlardan. Çünkü istemeden alamamıştım hiçbir şeyi… Seni de istemeli miydim beyaz kadın..? İstesem alır mıyım seni? Kitaplarını, o hiç tanımadığım ama senin kucağında gördüğüm için sevdiğim kitapları okur musun bana? Yüreği bir beyaza sevdalı kara adam? Alır mısın..? Alır mıyım seni..?

Gözlerin gözlerimi kesiyor, çingene çocukları pervane oluyor etrafında. Her akşam sen durağa geldiğinde martı sürüleri basıyor iskeleyi. O ufacık barakadaki müzik dostu, keman parçaları çalıyor… Kadıköy ‘ün gözleri oluyorsun, kalbim bir beyaz aşkı için atıyor… Atıyor… Atıyor. Üşümez oluyorum… Küfretmiyorum… Çingeneyim… Seni seviyorum…

Bir beyaz kadını seviyorum!

Bir yıl on üç gün yirmi altı dakikadır gözlerinden bir yanıt bekliyorum… En üsturuplu lacilerimi giydim bugün, saçlarıma zengin işi parlatıcılardan sürdüm, kabadayı tesbihimi aldım elime, seni çekiyorum, gözlerim dört bir yanda… Gelmeni bekliyorum… Seni isteyeceğim senden… Çingene çocuklarına istemedikleri halde verdiğin armağanlar gibi vermeni isteyeceğim seni, senden. istemek almaktır dedi Heybeli Ada ‘da ki beyaz, istemek dilenmektir dedi. Seni isteyeceğim senden… ************ Dilenecektim seni beyaz kadın… Gözleri mavi, saçları sarı, teni ise kahretsin ki bir martı kadar beyaz o adamla gelmeseydin bu gece… Bir yıl on altı gün yirmi sekiz dakikadır dilenmiştim seni bu topraktan…

Tesbihim çamurlu suya düştü, parlaması gitti saçlarımın… Çingene yüreğime öyle bir acı çöktü. Hiç bu kadar nefret etmemiştim martılardan, mavi denizden, Sibel ‘in kirli sarı saçlarından… Sen erkeğinle, benim muavini olduğum minübüse bindin, beyaz evinize doğru…

Dilenmek almak değil dedi içimde bir ses…

Deli gibi koşarak varoş semtime döndüm..

Yanılmıştın beyaz adam, bir kez daha yanılmıştın. istemek almak değildi. Ancak haddimi istediğimde alabilirdim onu..

Haddimi istedim…

Sibel…

Sibel…

Nerdesin?

Sibel… Bana hala aşık mısın?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir