Zaman’ın Reçetesi

İnsan ömrünü anlatmak için söylenmiş sözler, yazılmış şiirler ve okunmuş şarkılar-türküler vardr. Uzun ince bir yoldur bazen bu Veysel’in dilinde, bazen beyhude geçmiş yıllardır Barış’ın hatıralarında. Ama çoğu insan tarafından kabul edilebilir tek özelliği çabuk geçiyor olmasıdır. Teoman bir şarkısında “Nasıl oluyor vakit bir türlü geçmezken yıllar hayatlar geçiyor” dediğini hatırlayalım. Bazen günler geçmiyor gibi gelse de bize, ardımızda bıraktığımız yılların ne de çabuk geçtiğini görüyor, bunu şaşkınlıkla karşılıyor ve sevdiğimiz herhangi birine, mesela yakın bir arkadaşımıza şu sözleri sarf ediyoruz: “Ne zaman geldik oğlum otuzumuza?” Tabi ki bu benim kendi hayatımdan verdiğim içerisinde argo da bulunan bir cümle şekliydi. Ama eminim ki liseyi bitirdikten bir süre sona lise yıllarının ne kadar güzel olduğundan dem vurmuşsunuzdur belki bir üniversite yıllarında gittiğiniz bir kafenin köhne bir masasında. Üniversiteyi bitirdiyseniz de iş hayatının zorlu dönemeçlerini dönerken, üniversite yıllarının güzelliğinden bahsetmişsinizdir, belki de o kadar sevmediğiniz bir iş arkadaşınıza. Yani demem o ki, yıllar çok çabuk geçiyor ve bunu fark ettiğimiz her seferde de şaşkınlığımız artarak devam ediyor. Her ne kadar bunun farkında olsak da, her fark ettiğimizde şaşırmaya devam edeceğimiz de kesin.

Geçmişte kalan güzel yıllara özlem duymak insanın hamuruna katılmış bir duygu. Eskileri ne kadar yad etsek bile eski arkadaşlarla yeniden buluşsak bile ve hatta eski mekanları ziyaret etsek bile, içimizden atamayacağımız bir özlem duygusudur bu. Bu dert midir ve bu derde bir çare var mıdır bilmem ama; her anımızı dolu dolu yaşamak bence bu bilinmezliğe yazılmış bir reçetedir. Gönlümüzden geçen şeyleri yapalım ki, geçip giden yıllarda yapamadıklarımızın pişmanlıkları bizi sıkıştırmasın köşe başlarında. İstediğimiz dostlarla görüşelim, bağırmak istiyorsak bağıralım, coşacaksak coşalım… Bir kere geldiğimize göre hayata, kaybedecek çok da bir şeyimiz yok demektir aslında.

Klasik örneklerden dem vuran NLP yazarlarına benzemek istemem. Ya da her nefes bir armağandır felsefesine ne kadar gönül versem de bundan bahsetmek pek tarzım değil. Fakat anlatmak istediğim şey, geçmişi özleyen insanlar olarak, yaşadığımız her günün de geçmiş olacağını bilen insanlar olarak neden 2 ya da 3 sene sonra –belki daha uzun belki daha kısa – hatırlamayacağımız sıkıntılarla anlarımızı zehir edelim. Ben bir konu hakkında annemle dertleşirken annemi teselli etmek adına ona şu soruyu sorardım: “Anne sen şimdi ağlıyorsun, ama üç sene önce nelere ağlıyordun tam olarak hatırlıyor musun?”. Annem şaşkınlıkla bana bakarak düşünmek zorunda kalırdı. Ben de “Tamam. Demek ki bu ağladığın şeyler de ileride hatırlamayacağın ya da daha az hatırlayacağın kadar basit konular aslında” derdim. Olayın özü, Amerikalıların dediği gibi “Take it easy” tümcesinde saklı aslında 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir