Biraz Yoksulluk Biraz Yoksunluk

Bugün, Ekim ayının ortasına bile kavuşmadan hazırlıksız yakalandım, ocak benzeri bir soğuğa. İliklerime kadar üşüdüm, insansı bir içgüdüyle kendimi hemen kapalı ve sıcak bir yere atmak istedim. İnsanın evinden daha iyi bir adres olabilir mi böyle bir durumda? Evime adım atar atmaz doğruca doğalgazı açtım, bulduğum en kalın giysileri giydim, kalorifer peteğine yanaştım ve sıcağa kavuşmayı bekledim. Sonra önce petek ısındı, sonra odadaki soğuk kırıldı. O an ne dağınık olan evi toplama telaşım, ne kızımın ertesi güne yetiştirilmesi gereken ev ödevleri, ne geçen günlerde aklımın takıldığı münakasa, ne o münakaşada haksızlığa uğradığım duygusu, ne evin eksiği, alınması gerekenleri, hiçbiri aklımda ve umurumda değildi. Tek derdim vardı, Isınmak! Meğer ne çok zamandır üşümemişim. Daha da önemlisi üşümenin ardından sıcacık bir evde ısınmanın, sığınmanın tadına varamamışım! Tek isteğim bir bardak sıcak çayla ısınmışlığın tadını çıkarmaktı. İşte o an mırıldandım; “ Biraz yoksulluk, biraz yoksunluk.” Ben daha düşünceleri sıraya koyamamışken bilinçaltım sonuca varmıştı bile. Biraz yoksunluk, biraz yoksulluk. Ne çoğumuz mutsuzluktan dem vuruyor değil mi? Memnuniyet sözleri, şükür ifadeleri cümlelerimizin ne azını oluşturuyor? Belki birçoğumuz en son neden memnun olup, neye şükrettiğini hatırlamıyor… Neden dersiniz? Aslında sizlerde biliyorsunuz cevabı?. Fakat yine de her şeyin en güzeline, en fazlasına kavuşma, eksik gibi görünen, aslında insan ruhunun hiç ihtiyacı olmayan dünyalıklar peşinde koşma arzunuzun peşine takılıp gidiyorsunuz, gidiyoruz. Farkında mısın eksiklerimiz hiç bitmiyor? Bir başka renk ayakkabıya, daha gelişmiş model bir bilgisayara, yeni moda bir koltuk takımına, daha genişçe bir eve, bir üst model arabaya, işyerinde bir üst kademeye, kariyerde bir üst basamağa, daha büyük bir gardırobuna ve daha pek çok şeye ihtiyacımız var! Yanılıyorsunuz. Yanılıyoruz! Farkında değil misiniz? Bütün yazlık kışlık giysileriniz divan altına sürülen küçük bir sepete sığarken daha mutluydunuz. Hatırlamıyor musunuz? Çocukluğunuzda yediğiniz mis gibi kokan o sütlü çikolata be? yıldızlı otellerde tabaklarınıza doldurduğunuz tatlılardan daha tatlıydı?! Neden çıkmaz o çikolatanın kokusu zihnimizden? Hatta kâğıt içindeki jelatinin açarken çıkardığı sesi bile neden hiç unutmazsınız? Bir komşu teyzenin bahçesinde sularını akıta akıta yediğiniz bir dilim karpuz neden 2013’lerde yetişen karpuzlardan daha serindir? Daha az kazanırken ve bedeniniz daha fazla yorulurken uyuduğunuz uykular nasıl o kadar derin ve tatlıdır? Okul arkadaşımızda görüp imrendiğimiz ve aylarca alınmasını beklediğimiz bir çift yeni ayakkabı neden ayakkabılığımızı dolduran onlarca ayakkabıdan daha değerlidir? Siz düşündünüz mü bunları bilmiyorum. Fakat yazıyı? Bu bölüme kadar okumaya devam etmişseniz yazdıklarım ve benzerleri ruhunuzun özlediği şeyler olsa gerek. Sahi, en son ne vakit ruhunuzu doyuracak bir şeyler yaşadığınızı Yoksa sizde sadece nefis dediğimiz azgın “tanrıyı” her gün daha fazla artan bir limitle doyurmaya mı çalışıyorsunuz? İtiraf edin hadi. Çok uzun zamandır “gerçekten” mutlu olmadığınız! Nedir gerçekten mutlu olmak? Bence mutluluk çok istenen bir şeye kavuşmaktır. Ve bu sebeple sadece “an” lorda saklıdır. Mutluluk sadece kavuşulan anda yaşanır. Bir sevgiliye, kucağa alınan bir bebeğe, mezuniyet diplomasına, askerden dönen evlada, soğuk bir günde sıcağa, aç anında nimete kavuştuğun andır mutluluk. Antidepresanların artık yarar sağlamadığını ve işin başa düştüğünü gören, ruhundaki sızıyı hala hissedebilenler için tek çare “ Biraz yoksunluk biraz yoksulluktur ”. Çünkü kavuşmak yani mutluluk sadece bu ikisinden sonra gelir. Hadi biraz üşüyelim, acıkalım, özleyelim.. Dilek Temirhan Kıdemli Yazar “Beş şey geçmeden beş şeyin kıymetini bil: İhtiyarlamadan önce gençliğinin; hastalanmadan önce sağlığının; fakirlik gelmeden önce zenginliğinin; meşgul olmadan önce bol vaktinin; ölmeden önce yaşamın.” Hz. Muhammed (s.a.v)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir